Kardelen's notes (439) 

Please wait...
Sorry, the note you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't post your note right now. Please try again later.
To post a note you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off notes.
Sorry, we can't delete your note right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of notes that can be posted in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to post notes disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish posting your note.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

To post a note, sign in with your Windows Live ID (it's your Hotmail, Messenger, or MSN account). Sign in


Don't have a Windows Live ID? Sign up

ELLERİNİZ AÇIK ,
KALBİNİZ SEVGİ DOLU OLSUN...
GÖZLERİNİZDE İKİ DAMLA YAŞ OLSUN SAĞNAK SAĞNAK YAĞAN...
RAHMET DERGAHINDAN BİR DAMLA DA SİZE NASİP OLSUN...
KARDEŞLİĞİN EN GÜZELİ DUADIR...
KARDEŞLER DUALARINIZ KARDEŞLERİNİZ İÇİN OLSUN...
BAYRAMINIZ ŞİMDİDEN MÜBAREK OLSUN...
ALLAH DOSTUM DUA İLE KAL
2 days ago
Yüce Rahman adıyla sana verdim selam
Gel dostum oturalım edelim iki kelam
Paylaşalım acımızı dinleyelim meram
Can dostluk kolayına kazanılırmı

Sızlayan yüreği dost gibi saran olmaz
Her aradığında dost gibi can bulunmaz
Yaralıyım yanmışım sesimi duyan olmaz
Can dostluk kolayına kazanılırmı

Derdim çok dostum beni dinlermisin
Bir acı kahveni benden esirgermisin
Dost kapını çalsam misafir edermisin
Can dostluk kolayına kazanılırmı

Yaren ile muhabbet hazzı bambaşkadır
Sözleri bal gibi dili bülbül aşktadır
Dostluk ne hısımlıkta nede yaştadır
Can dostluk kolayına kazanılırmı

Dostluk candan öte insana yoldaştır
Yeri gelincede ciğer paren kardeştir
Bazende can ahbap bazende bir eştir
Can dostluk kolayına kazanılırmı

Dost demek sevgilerin sevda çağıdır
Dost demek gönüllerin yaren bağıdır
Dost demek yüreklerin yüce dağıdır
Can dostluk kolayına kazanılırmı
3 days ago
derdini unutmanın yolu var oda sev mek ama kimi o nuda anlatayım seni yoktan vareden bir damla meniden dünya denilen yere anne babayı vesile edip gönderen rabimi sev bişeyin kalmaz innan bana gerçek sev sözde dilll.
4 days ago
NE ORHAN NE FERDI KIMSE BILMEZ BENDEKI DERDI SEN SÖYLE KARDELEN HANIM" NASIL TANIRSIN BENİ"
5 days ago
sami damarwrote:
Önce Ruhları Yontmalı


‘Takrîr edemem sûz-ı dil ü derd-i derûnumSöyletme beni hâtır-ı zârımda keder var’
Gerçekten de insan ruhunun en ince yerinden kopup gelen bir serzeniş bir tatlı sitemin ifadesi bu beyit. "İçimdeki derdi de gönlümdeki ateşi de dile getirmem mümkün değil. Bu halimle beni söyletme ki inleyen hatırım kederle dolu!.." Eflatun "Ruhumuzu bir kaya parçası gibi karşımıza almalı onu kabalıklarından fazlalıklarından yontmalıyız." der. Elhak yukarıdaki beyit de kabalıklarından yontulmuş bir ruhun terennümüdür. Yahut tersinden söyleyelim; böyle bir beyti söyleyebilmek için insanın önce kabalıklarından kurtulması ruhunun zarafet adlı teline terennüm vermesi gerekir. İçinde kederler var iken konuşmaktan kaçınan sırf içindeki kederler sözlerine yansır da muhatabını incitir diye korkan bir insan düşünün ve bir an o insanı sevgili karşısında bir âşık olarak farz edin. İşte bu tavır insanın aşkı kabule hazır hale gelmiş biçimi diğer ifadesiyle fazlalıklarından yontulmuş hâlinin ifadesidir. Çünkü güzellikleri görmek için önce güzeli görecek göze sahip olmalı deseni renklendirmek için önce kumaşı dokumalıdır. Evvelce gönlün frekans ayarını yapmak duyarlılığını artırmak zarafet ve estetik boyuta taşımak gerekir ki ruh da aynı kalıba girsin. Bunun için de kaba insanlık hallerinden sıyrılmak kendini o derin halsizlik içinde güçten düşmüş gibi hissetmek ve teslimiyet ile aşka boyun eğmek gerekir. Enderunlu Vasıf Efendi'nin (ö.1824) şu beytinde anlatıldığı gibi:
Ne beyân-ı hâle cür'et ne figâna tâkatım var
Ne recâ-yı vasla gayret ne firâka kudretim var
Yani şöyle demek: "Ne hâlimi arz etmeye cür'et edebiliyorum ne de feryat etmeye takatım var. Ne vuslat umudu için gayrete geliyorum ne de ayrılığa güç yetirebiliyorum." Bu beyitte dikkatimizi çeken iki tavır mevcut. İlki; âşıkın hâlini beyan etmesinin bir cür'et (cesaret atılganlık bir tür haddini aşma ve küstahlık) kabul edilmesi ikincisi de vuslatı umut etmenin bir gayret olarak algılanmasıdır. Âşık sevgiliye o kadar kıyamaz durumdadır ki bu yüzden onun vuslatını istemenin cüretkârlığına eşdeğer bir gayrete gelmektedir. Leyla Hanım'ın (ö. 1848) buna benzer bir beyti vardır; der ki:
Pür-âteşim açtırma benim ağzımı zinhâr
Zalim beni söyletme derûnumda neler var
" (A acımasız sevgili!) Beni söyletme ki içimde neler neler var! Öyle ateş doluyum ki sakın ağzımı açtırma (yoksa dünya tutuşacak)!"
Doğrusu bu beyti okuyunca o ince ruhlu kadına o zarif şiirlerin nazenin şairine acımadan edemedik. Çünkü bu dizeler yukarıda söz konusu ettiğimiz her iki beyitten daha zalimce ve sevgili karşısında daha cür'etkârcadır. Bir kadın ruhu bütün kırılganlığı ve hassasiyeti ile fazlalıklarından kabalıklarından en ziyade yontulmuş olduğu halde Leyla Hanım nasıl bir feryat ile böyle söyleyebilmektedir şaşılır. O ki yalvarandan çok niyaz edilen; sevenden ziyade sevilendir. Belki de bu yüzden hüzünlü çığlığı başkalarının feryatlarına göre çok daha yakıcı ve ateş doludur. Kişioğlunun tasarrufu altında iyi de kötü de beyaz da kara da hatta güzel de çirkin de emre âmâde beklemekte. Bize düşen bunlardan hangisini tercih edeceğimize karar verebilmek. Unutmamak lazım; kimliğimiz onu konuşlandırdığımız kabın şeklini ve rengini alır ve ruhlar incelmeden incelikleri asla göremez!..
5 days ago
sami damarwrote:
Kolay Iş Değildir Yaşamak...

Gözbebeğinize düşen her ışık demetini sonsuz prizmalara vuracaksınız.

Dudağınıza değen her nimete bir kainat dolusu selam göndereceksiniz

Yüzünüze dokunan her hava zerresi ruhunuzun esintisine katacaksınız.

Temas ettiğiniz her şeyde vardığınız her yerde varlığınızı her dem çoğaltacaksınız.

Bakışınızı her gün yeniden yeniye ayarlayacaksınız.

Her gece hayaliniz uçsuz bucaksız gökleri bir çırpıda geçip bitirirken

Bu toprak bedenin içinde bir ayakkabı söküğünden muzdarip olacaksınız.

Kalbiniz sonsuz uzakları sınırsız zamanları hiç tereddütsüz kucaklarken

Günübirlik ekmek kavgasının en ince kaprislerine tahammül edeceksiniz.

Nice kainatlar ruhunuza dar gelirken

En nihayet ayağınıza batan dikenle uğraşacaksınız.

İnsanın bulunduğu yer kalması gereken yer değil.

İnsan kabına sığmıyor.kabuğunu zorluyor.

Kozasını terk etmeye hazırlanan kelebek misali

Hem ayakları yere basıyor hem uçarı sevdalar taşıyor.

İnsan yeryüzü ile gökyüzü arasında emaneten duruyor

Göklü olduğu halde dünyanın çekim alanından çıkamamış bir uydu gibi dolanıyor.

Gece ortasında ay gibi ;

Arza bağlı semaya asılı...
5 days ago
sami damarwrote:
KAPAT GÖZLERİNİ

Günün birinde yolu bir dergâha düşen kendi halindeki adam dergâhta bir Mevlevî ile bir Bektaşî'nin oturmuş sohbet ettiklerini görünce dayanamaz ve yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler.
Mevlevî ve Bektaşî erenleri başlarlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışırlar.
Zavallı adam bir yandan onları dinlerken bir yandan da gözleri onların giydikleri giysilere takılır. Mevlevî'nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil elleri de örtmekte kapatmaktadır. Bektaşî'nin giydiği kıyafette ise tam tersi bir durum vardır. Elbisenin kolu daracıktır neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için eller ta bileklere kadar açıktır.
Bu duruma hayret eden adam sebebini öğrenmek ister. Büyük bir merakla önce Mevlevî'ye sorar:
"Pirim kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun? Bunun özel bir sebebi var mı?"
Mevlevî hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır. İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır sonra ellerini birleştirerek kollarını daire şekline getirir ve şöyle der:
"Evet özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını ayıplarını kusurlarını örteriz.Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız. "
Yanıttan oldukça hoşnut olan adam aynı merakla bu kez Bektaşî'ye döner:
"Peki siz pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa? Siz insanların günahlarını ve ayıplarını örtmez misiniz?"
Bektaşî kendi kollarına bakar birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der:
"Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz. "
Etrafındaki insanlar kim olursa olsunlar eşin hayat arkadaşın çocukların anne ve baban kardeşlerin komşuların arkadaşların hatta hiç tanımadıkların fark etmez kusurlarını inceleme günahlarını ve ayıplarını görme.
Kapat gözlerini.
Görürsen şâhid olursan denk gelirsen karşılaşırsan tesadüfen yakalarsan bakma.
Kapat gözlerini.
Bakarsan illa ki görürsün.
Baktığın için görüyorsun.
Sen bakma çevir bakışlarını.
Kapat gözlerini.
Kapatırsan görmezsin görmezsen kötü düşünmezsin güzel düşünürsen seversin.
Görsen bile yakalasan bile öğrensen bile yine de sevmeyi dene.
İnsan kusurları ve ayıplarıyla insandır.
Seveceksen öylece sev.
Ne kusursuz insan ara ne de insanda kusur.
Birincisini zaten bulamazsın ikincisinde ise bulduğun her kusur öğrendiğin her ayıp sahibini değil seni çirkinleştirir.
Her iki ayrışın da seni mutsuz eder inan bana.
Birincisini bulamadığın için ikincisini ise bulduğun için mutsuz olursun.
Oysa sen mutluluğu arıyorsun aslında.
Arıyorsun ama yanlış yerde.
Mutluluğun sırrını veriyorum mutlu olmanın formülünü anlatıyorum sana:

Kapat gözlerini.
Ne kadar az görürsen o kadar mutlu olursun.
Ne kadar az bilirsen o kadar huzurlu olur için.
Bakma görme arama.
Kapat gözlerini
Kapat gözlerini.
5 days ago
sami damarwrote:
Aşk!..
Tıpkı nefes gibi zaman gibi güzellik gibi...
Hep var ve ebedi var olacak.
Çünki kaynağı ezelidir onun. "Canlar canını bulan"dır elbette "Bu canıma yağma olsun" diyebilen. Bestami Hazretlerinin diliyle: "O aramakla bulunmaz; ancak bulanlar yine de arayanlar"dır elbet.
Yunus Emre bir aşk adamı bütün çağların en muhteşem aşıklarının ser-halkası. Allah aşkına tutulmuş sonra da o ummanlara sığmayan aşkını insanlar için coşturup taşırmış bütün mutasavvıf şairler gibi baştan sona aşkı tekellüm etmiştir onu. "Aşk gelicek cümle eksikler biter" demesi bu yüzdendir. O iç dinamizmini bu aşk ile diri tutup halk arasında kendine bir aşk mabedi inşa eden adamdır. Bu mabedde cümle yollar hakikate çıkar ve bütün aşklar Mutlak varlığa ulaşır. Kendi basit hayatı içinde yalın bir anlatım ve ritmik bir eda ile devamlı aşkı tekrarlar ve "aşksız olımazın" dediği gibi kimseciklerin de aşksız olmasına gönlü razı gelmez. "Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu" diye dalıp içinde kaybolduğu o yüce sevgide Vahdet-i vücud'u yaşayıp bütün ikilikleri inkar ile bir Tek olana vuslatı arayan Yunus insanlığın manasını aşkta bulur. Dünya aşk üzerine kurulmuştur ve aşk olmadan durması mümkün değildir. Yaratılanın Yaratıcı'yla tamamlanması varlığın sırrı kainatın idraki ve kemal ancak aşk ile mümkündür. Aşk ki hakikattir ölüm ona ilişemez.
Yunus'a göre aşk İlahi'dir ve yaratılışın sırrını taşır. Bu bakımdan bütün cihanı kuşatmıştır. Sarhoşluğu ve coşkunluğu ile insan olmanın tecellisi aşkta görülür. Aşık bir harabeye dönmedikçe aşkı hissetmiş sayılmaz. Aşkı hissettikten sonra da bütün kınanmışlıklar bütün ayıplamalar onun için boştur. Aşk çıplak hakikattir ve ne dünyayı ne de maddeyi ayakta bırakır. Aşktan şikayet edilemediği gibi aşka yine ancak kendisinden derman erişebilir. Aşk sahili olmayan bir deniz misali benliği yutar kendinde eritir ve sırrını asla ham gönüllere açmaz. Aşkın olduğu yerde ilim bir hiçtir ve aşksız iman taş misali kurudur katıdır. Bilineni unutturan da boşaltıp yeniden dolduran da aşktır. Aşkta menfaatten söz edilemez; ancak uğruna feda olunabilinir. Böylece bütün menfiler müspete dönüşür kuruları yeşertir durgunu coşturur.
Aşk bir güzel ahlaktır. Aşık ki idrak eder o asla yok olası değildir. Aşk bir hakikattir ki bütün hakikatleri ortaya çıkarır.
Kısacası aşk varlığı eriten varlıktır ve
"Aşk oldur ki Hakk'ı seve."


5 days ago
sıla elifwrote:
Allah’tan acıyı benden gidermesini istedim.
Dedi ki, acıyı benim gidermemden önce,
sen onu kendinden uzak eylemelisin

Allah’tan özürlü çocuğumu iyileştirmesini istedim.
Dedi ki, beden eksik olabilir ancak canın özrü olmaz.

Allah’tan bana sabır vermesini istedim.
Dedi ki, sabır gayretle gelir, sabır verilmez; öğrenilir.

Allah’tan bana mutluluk vermesini istedim.
Dedi ki, ben sana hayat verdim, mutluluğu sen
keşfedeceksin.

Allah’tan derdime deva vermesini istedim.
Dedi ki, derdin sana devadır; deva seni benden
uzaklaştırabilir, dert yaklaştırır.

Allah’tan beni mükemmele ulaştırmasını istedim.
Dedi ki, ben seni en güzel kıvamda yarattım,
alçalmamak senin elinde.

Allah’tan büyük işler başaracak kuvvet istedim
Dedi ki, önemli olan küçük işleri büyük aşkla yapmandır.

--
Senai & Semine Demirci,

--------------------------------------------------------------------------------

HAYIRLI CUMALAR ALLAH'A EMANET OLUN..
6 days ago
Selam olsun hayatın bütün alanlarına, zamanın bütün dilimlerine Muhammedî nuru taşıyanlara!

SELAM OLSUN HEP ÜMİT TAŞIYANLARA,ÜMİT DAĞITANLARA......
Allah-u Teala hepimize İslam üzere yaşamayı ve İslam üzere ölmeyi nasip etsin! Allahumme amin...
Allah'a emanet olun.
Esselamu Aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu
Nov. 12
sami damarwrote:
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK

Ölüm haktır, canlıların bir gün son nefeslerini vermeleri inkar ve tevil edilmez bir gerçek. Ölüm, canlılarda hayat belirtilerinin ortadan kalkmasıdır ya da ölüm ruhun bedeni terk etmesidir. Bir fizik ölüm vardır, maddî mânâda.

Maddî bedenin kullanım dışı kalmasıyla birlikte, bilincin (şuur)un ruh bedenle yaşamına devam etmesi hâlidir. Bir de mânevî ölüm vardır. "Ölmeden önce öl!" hadîs-i şerîfi bu ölüm türünden bahsettiği gibi, şu hadîs-i şerîf dahi gene bu ölümden bahseder: "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!" Eğer insan, "ölmeden" yani fizik bedenini yitirmeden evvel, benliğinin gerçekte yok oluşunu idrâk sûretiyle "ölür" ise, bundan sonraki yaşamı izah etmek mümkün değildir!

Bu sebepledir ki, insan, mânevî anlamda yani şuur boyutunda ölmek, daha doğrusu ölümü tadmak sûretiyle, uykudan uyanırsa, yakîne erer! Çokluk kabulünün getirdiği türlü sıkıntı ve azâblar onun için son bulur.

Beşeriyet isminin ardındaki hakiki "VECH"i seyre başlar. "NE YANA DÖNERSEN ALLAH'IN VECHİNİ GÖRÜRSÜN" âyeti onun için açıklığa kavuşmuş olur! İşte bu şekilde olacakları bilse insan, elbette her an "beni öldür" diye yalvarır durur.

Demek oluyor ki, burada bahsedilen "ölüm" fizik mânâda, intihar anlamında bir ölüm değil; şuur, bilinç boyutunda, var sanılan vehmî benliğin ortadan kalkması sûretiyle "uyanıklığı" temin edecek olan mânevî "ölümü tadış"tır!

Biyolojik bedenden ayrılmadan önce, algılama yetersizliğinden oluşan varsayım benliğin olmadığını idrak suretiyle boyut değiştirmektir. "Ölmeden evvel ölmek" demek, senin şuurunda, terkibinin hükmünü ortadan kaldırarak, dilediğin isme dilediğin anda ve şanda bürünerek, o ismin mânâsı olan fiili ortaya koyman demektir.

Ölmeden evvel ölmek” olayının gerçekleşmesi, mutlak mânâda ALLAH`a teslim olmana bağlıdır!. Daha doğrusu, ALLAH`a teslim olduğunu fark etmene bağlıdır. “Ölmeden evvel ölünüz!”

“Biyolojik bedenden ayrılmadan önce, algılama yetersizliğinden oluşan varsayım benliğinizin olmadığını idrak suretiyle boyut değiştiriniz”!. Niye?... Çünkü, “ölmeden önce ölmek” hâlini yaşayamadığın takdirde, biyolojik bedenden mikrodalga bedene geçişle problem çözülmez!.

Bu geçiş senin “nefs”ini yani hakikatını tanımana yeterli olmaz!. Hattâ, bunun gerçekleşmesi olanaksız olarak, sâbitler yapını!. Çünkü, mikrodalga beynin ancak dünyadaki çalışan beyninin kapasitesine sahiptir! “Ölmeden evvel ölmek” denen iş kolay değildir!.

Ancak, “Ölmeden önce öldükten” sonra, “nefs”ini tanıyabilirsin!. Öte yandan eğer, "sen" hâlâ "ALLAH"a ermek istiyorsan; bil ki, asla "sen" ALLAH`a eremezsin! ALLAH`ı istiyorsan, sana dünyayı yaşatacak olan kişilerin peşinden koşma!. Seni, "ölmeden önce öldürecek"(!) olanı bulmaya çalış; ki "Sen beni göremezsin!" hitâbı ile karşılaşmayasın!... Seni yaşatanlar, bir ömür boyu yaşatır, ama sonunda helâkın mukadderdir!..

Seni "ölmeden evvel öldüren", Dost`undur!. Ölmeden evvel ölmek, nefsi öldürmek değil ! Nefsinin esrârını öğrenmeye sen eğil
Nov. 11
sami damarwrote:
aşk kapısı
________________________________________


Cenâb-ı Hakk’ın seçip çekmesine “ictibâ yolu” denir. İctibâ yolu, en yüksek, en yüce, en şerefli bir yoldur. Burada kuldan değil, Rabbü’l-Âlemîn’den talep vardır. İşte Allah’a en yakın kullar bu ictibâ yoluyla çekilen kullardır ki, bunların içinde “veysîler” de vardır. Bunların sayıları azdır; fakat çok yüce bir tabakadır. İctibâ yolunun sertâcı önce Rasûl-i Ekrem (s.a.v), ondan sonra Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ (r.anhâ)’dır. Daha sonra Sahâbîler, Sahâbîlerden sonra da Hz. Veysel Karânî (k.s)’dur. Ve daha sonra mezhep imamlarımız, tasavvuf pirleri ve velîlerdir. Hazret-i Abdülkâdir Geylânî (k.s) ise Sahâbîler hâriç, bütün velîlerin ve pirlerin üstâdıdır. Bütün pirler ve velîler, emirleri ondan alırlar. Kıyamete kadar böyle devam edecektir.
Aşkın öyle bir harareti vardır ki; kendinden başka içine düşen her şeyi yakar bitirir. Mesela; bir yerde çok kuvvetli bir ateş olsa, o ateşin içine ne atsan hepsini yakar. Ağaç, kumaş, kağıt, cam, maden ne olursa olsun hepsini eritir, kendine döndürür, kendi gibi ısı vermeye başlar.
İşte aşk, kendinden başka hiçbir şey bırakmaz. Yani, Hz. Allah’ın sevgisi bir gönülde varsa, ikinci bir sevgi oraya giremez, aşkullah onu yakar bitirir. Zaten kalpte iki sevgi olmaz. Hz. Allah kalpteki sevgiye ortak kabul etmez. Bu kalbe ne dünya, ne de âhiret nimetlerinin hiç birisi sokulamaz.
Aşk, sevgiyle başlar; ama insan kendi cüz’î iradesiyle sevgiye talip olur. Sevgi kapısından herkes girebilir. Aşk kapısından ise herkes giremeyip, sadece Cenâb-ı Hakk’ın içeri aldıkları girebilir. Aşk kapısından içeri giren, Cenâb-ı Hakk’tan başka bir şey düşünemez. Herhangi bir mecliste, herhangi bir yerde Allah’tan bahsedilmeyince orası o kişiye en büyük işkence mahalli ve zindan olur. Oradan bir an önce kurtulmak ister.
Cenâb-ı Hakk’ın bu aşk nimetinden verdiği kimseler uzakta dahi olsalar birbirlerini deli gibi severler. Karşılaştıkları zaman hiç konuşmasalar bile, göz göze gelmeleri kâfidir. Çünkü Cenâb-ı Hakk onların gönüllerine nazarlarıyla tecelli eder. Her an birbirlerine kavuşmak isterler....

Nov. 11
sami damarwrote:
Ağla gözlerim

Ey gönlüme değen gözyaşım!
Zamanın tenhalığında eğrilen gönlünü sakla gerçek aşklar için!
Yangın bitmesede gözlerinde,damlaların hiç durmadan aksın o yar'in özüne...
Kalp süvarisi değildin sen unutma!
Sevmek,sevilmek ömründe tek sermayandi senin ey gönlüm!
Damlalar içinde biriksin boşver!
Yalın hayatların ıssızlığı çelimsizdir...
Hazin olur sonsuzlukları...
Sen gözlerinden düşürdüğün yaşları biriktir avucunda...
Al yanaklı bebeklerin temizliğinde orucun olsun susuşun...
Dökülsün dehnizime, akıntıma kapılsın günahlar...
Geçmişime mübarek sayılsın gözlerimden dökülen bu yaşlar...
Omuzlarında devleşen yükün ağırlığından feryad etmeye meylettiğinde yüreğin, sadece tut dilini...
Kara zindanı andıran gözlerinde bir ışık haresi oluşsun...
Bir kıvılcım,bir ateş,bir sus,bir can oluşsun...
Ağlamaktan sakın korkma ey gönlüm!
Matem tutmak değildir bu ve gidenin ardından yas tutmak hiç değil...
Gelene sevinmek,acıyan yaralara tuz basmak değil...
Çölde susuz kalmış bir ceylanın çaresizliğine su bulmaktır...
Kanadı kırk yerden kırılmış bir serçenin diline bir damla can dokundurmaktır...


Ey göz yaşım!
Sana ihanet etmekten korktum asırlar boyu...
Diriliğimin suistimal edilmiş yanlarında biten yosunları suladım seninle…
Kerbela olmuş gönlüme akıtılan kanlara, yamalı elbisemden parçalar koparıp bastırdım…
Hiç oldum seni ağladım, sevda oldum seni sundum kadehler içinde…
Ömrümün şifası yalnız sendin ey gözyaşım!
Bir niğmet seni bilmişim,bir lütuf seni demlemişim gözlerimde…
Kisra saraylarında doğan bir bebek ağlayışındaydı varlığım…
Saylar geçti üzerimden saylar…
Gelip geçtiğim yollardan bir siluet eklenirdi kimliğime…
En son “Gözyaşına kurban edilen küçük bir can” diye eklendi satır aralarına…
Ben sana ihanet etmedim ey gözyaşım!
Yerlere düşürmekten bile korktum seni…
Bir dokunuşta binlerce damlanı hiç acımadan içime akıtandın…
Güzergahına giren acıların yangınına usulca dokunandın…
Sen bende bitmeyecek bir nehir,ben sende boğulmayı göze alacak bir can’dım…
Çölde aşkıyla dolanan Kays oldum kimi zaman…
Kimseler görmedi gök kubbeye gönderdiğim feryadımla süslü dualarımı…
Yitirdiğim aşk olmadı…
Daha çok arttı, daha çok olgunlaştı…
Himayesi kalbimdi nede olsa…
Tezahürünü gösterdiğinde bir Leyla esintisi ilişirdi gözlerime…
O an dolardı gözlerim kanlı yaşlarla…
Bir fidan bulup o çöl yakıcılığında ve o kanlı gözyaşlarımla kırmızı güller yetiştirmek isterdim; her yanı aşk kokan…
Bizim kokumuza bürünen vahalar, bizim kokumuzla kavuşan sevdalılar bulmak isterdim…
Yetmiş bin melek şahid olsundu bu kavuşma anına…
Semada bayram havasında Efendiler Efendisine haberler uçursundu her biri…
“Ey Nebi!Bak bir aşk daha doğdu Sen’in aşkın gibi!Alemi saran bu can alıcı koku Sana hediye oldu!”
Gözyaşım sel, aşkım hicret eder o güzel Sevgiliye…
Dimağımda kalan bu bal tadı sanki ömrümü tutmuş ve bitmeyecektir…
Aşkla yandım Ey Sevgili!
Gözyaşıma and içtim senin yolunda…
Ne ihanet ettim sana, ne de düşürdüm seni yerlere…
Akıttım seni gönlümün gümüş kadehlerine ve yaralandıkça gönül ellerimle bastırdım tuzlu yanlarını yaralarımın üzerine…
Bitmeyecek bir yoldu sana uzanan…
Öyle bir sonsuzluk ki Yar!
Ölüm öldü de bu aşk sonsuzlukta ebedi yaşamak için gönlüme doğdu!
Vasıf kazandım, Yar güldü yüzüme…
Söylesene ey gönlüm!
Ben bu hayatta gözyaşımdan başka ne gördüm?
Ve ben bu aşk’ı büyütmek için Yar

Nov. 11
sami damarwrote:
Eller Var...Sizinki Hangi El

Eller var, düzenleyici ve düzelticidir. Çapak gördüğü göze yumruk olmaz. Kimseye hissettirmeden, bir ana şefkatiyle o çapağı alır. Yüzün ve gözün güzelliğini çapağa feda etmez. Değdiğini bozmaz, düzeltir. Düzelteceğim diye “düz” hatta “dümdüz” etmez.
*****
Eller var, hiçbir taşın altına girmeye yanaşmaz. Nice taşlar, kayalar, dağlar kaldırılır. O pamuk eller arazi olmuş, ortalardan tüymüştür. Ara ki bulasın. Israrla o elleri arar gözleriniz, ama yok. Sıkıntıya gelemez pamuk eller. Fakat, dağlar gibi taşları taşımaktan yorgun ve bitap düştüğü için ayağı sürçenleri, tökezleyenleri görmeye görsün bu eller. Hemen ovuşturma vaziyetine girerler. Utanmadan yakasına sarılır, tokatlamaya yeltenirler. Utanmaz eller. Taşın altına sokmaya gelince toz olan bu eller, yakaya sarılmaya gelince aslan pençesi kesilir. Kırılası eller o eller.
*****

Eller var, pamuk değil, nasır tutmuştur. Neden olacak? Elbet, her yarım kalmış yükün altına girdiği için. Her hayırlı teşebbüsün ucundan tuttuğu için. Her yükü ağıra el atığı için. Her yolda kalmışın kolundan tutup kaldırdığı için. Her dermanı tükenmişe derman kattığı için. Öpülesi eller o eller.
*****
Eller var, kırıcıdır. Vuracağı yeri bilmez, duracağı yeri bilmez. Kabarmış bir koltuğun elleridir bunlar. Sürekli tokat halinde gezer. Hiçbir şey bulamazsa, havayı tokatlar, suyu yumruklar. El ele vermişler zincirine girip, diğer ellerle birleşmez bu eller. Aksine, birleşmiş elleri çözüp ayırır, kırıp koparır. Kırıp koparacağı başkalarının eli tükenirse, bu kez kendi ikizine yönelir, onu kırar, ona vurur.
*****
Eller var, yapıcıdır. Vuracağı yeri de bilir, duracağı yeri de. Dostu da tanır, düşmanı da. Yalnız dosta değil, düşmana bile rahmettir o eller. Yara sarar, ayıp örter. , okşayacak yetim, yaşını silecek öksüz, sıvazlayacak kırık yürek arar. Yıkılmışları yapar, yarımları tamamlar, ayrılanları birleştirir.
*****
Eller var, her önüne gelenden bir şeyler ister. Hiç işe girişmez, hep beleşe girişir. Sürekli istemek için açılır. Almaya bayılır, vermekten nefret eder. Bu ellerin bildiği tek dua “Rabbena hep bana”dır. Böyle elleri bin kez de doldursanız, bin birinciyi ister. Hapsini de kendi cebine boşaltır. Başka elleri de görmek gibi bir derdi yoktur. Bencil eller bu eller.
*****
Eller var, hep almaz ama hep verir. İddialı değildir, fakat kararlıdır. O elleri herkes ortalarda görmez. Herkesin burnuna doğru uzanmaz. Muhatabının gözüne gözüne sokulmaz. Alkışı hak edeni alkışlamaktan çekinmez, fakat kendisi alkış istemez. Verirken görünmemek için köşe bucak saklanır. O eller, bir Allah’tan ister, başkasından istemektense taş kesilmeyi tercih eder. Fedakar eller o eller.
*****
Eller var, sürekli bedduaya durur. Bedduaya duran, suizanna ayarlı, kara yüreklere bağlı eller bunlar. Armudun sapı der, beddua eder. Üzümün çöpü der, beddua eder. Kusursuz kadı kızı arar, fakat kendisi pür-taksirdir. Herkese beddua için açılan bu uğursuz eller, herkesin ellerinin kendisi için duaya kalkmasını bekler. Bunu bulamadığında da yumruk olur, sağa sola sallanır. Haddini bilmez, kadir bilmez eller.
*****

Eller var, sürekli duaya durur. Peygamberlerin ellerinden bir hisse kapmıştır. Dostlarına değil sade, düşmanlarına bile duaya durur. Sevdiği güllerin dikenleri tarafından kanatılınca, gülü kökünden sökmeye kalkışmak gibi bir cinayet işlemez bu eller. Aksine, gülünü sevdiği için, kendini kanatsa da, dikenini de sever. İçinde hayır olan bir yüreğe bağlı eller bunlar. İçinde umut ve sevgi olan bir yüreğe bağlı eller…
*****





Ellerinize bakın, kendinizi seyredin! Zira, onlar sizin aynanız.

Allah’ım! Ellerimizi bırakma! AMİNNN..
"Hüznümü Sanma Aldın Elimden"

"Ne Sen Bak Arkamdan Artık

Nede Ben Döneyim Seferimden..."

Nov. 11
sami damarwrote:
HERŞEY SANA EĞİLİYOR -Sübhane rabbiye'l-azim
________________________________________
Her şey, ama her şey, canlı-cansız, büyük-küçük her şey sana eğiliyor. Hürmetle eğiliyor, yerlere kapanıyor.

Nereye baksam, hangi tarafa yönelsem böyle; bütün varlıklar senin hükmüne boyun eğmiş, rükû ediyor.

Adeta her şey dile gelmiş haykırıyor: “Gel sen de bize katıl! Eğil, senin ve bütün varlıkların sahibine! Yoktan var edene eğil. Eğil ki, O senin başını eğdirmesin, seni kimseye zelil etmesin...”

Ne muhteşem bir nizam kurmuşsun RABBİM! Her zerreye damganı vurmuşsun. Görmek isteyenlere görünen, duymak isteyenlere haykıran damgalar ve işaretler... Görmek istemeyenlere silinen, duymak istemeyenlere dilsiz kesilen izler...

Ey Sevgili! En Sevgili! Hey RABBİM! Ufkumu aç göreyim, gönlümü aç anlayayım, perdeleri kaldır, duyayım, mevcudatın söylediğini, varlıkların hallerini. Çünkü onları şekillendiren sensin; onları söyleten de sen!..

Denizlerden yükselttiğin bulutları seyrettim. Heybetle doğrulan bir pehlivan gibi göğe yükseliyorlar. Yükseldikçe gürleşiyor, gürleştikçe sıra dağları andırıyorlar. Göklerde özgürce dolaşacaklarını sandım. Ama hayır! Anladım, yolları çizilmişti. Mağrur başlarını itaatle eğdiler, her biri yollarında yürüdüler.

İşte senin azametin karşısında damla damla yere kapanıyorlar. Sonra bir araya gelip, derelere, ırmaklara dönüşüyorlar. Aşkınla divane bir meczub gibi başlarını taşlara vura vura çırpınıyorlar. Tekrar bulut olup yükselmek için, tekrar senin huzurunda eğilmek için...

Ve o damlalar: Ölü topraklara can oluyorlar, can katıyorlar. O canla dirilen her şey delidolu bir delikanlı gibi gelişip serpiliyor. Sonra... sonra olgunlaşıyor, başlarını büküyorlar.

İşte ekinler, başaklar, ağaçlar, dağlar, taşlar.... Her şey seni biliyor, yüce huzurunda boyun eğiyor.

İşte yıldızlar, gezegenler... Hepsi senin nuruna pervane. Dönüyor, dönüyor, itaatle sana rukû ediyor, seni tesbih ediyorlar.

Kim demiş sadece insanoğlu rükû eder, baş eğer diye! İşte zerreler, kürreler, insanlar, melekler, dağlar, taşlar... Bütün varlıklar rukû ediyor. Bir an durmaksızın rükû ediyor, senin yüceliğin karşısında eğiliyor.

Ey Sevgili! En Sevgili! Hey RABBİM! Bütün kainat senin huzurunda eğilirken, bu ahenge benim de bilerek, isteyerek katılmamı istedin.

“Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin ve rukû edenlerle birlikte siz de rukû edin!” (Bakara, 43) buyurdun.

“Ey iman edenler! Rukû edin, secdeye kapanın. Rabbinize ibadet edin. Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (Hacc, 77) dedin.

Buyruğun başım üstüne RABBİM...

İşitiyor, itaat ediyor, huzurunda eğiliyorum RABBİM!

Beni başkalarına eğdirme!

Sana rukû etmenin hazzını bana tattır!

Rukû edenlerle birlikte, huzuruna rukû ederek girmemi nasip eyle!

Sübhane Rabbiye’l-Azîm

Sübhane Rabbiye’l-Azîm

Sübhane Rabbiye’l-Azîm...

Nov. 7
sami damarwrote:
Cennet Bursa Efsanesi Cennet Bursa Efsanesi


Vaktiyle her Süleyman'dan içeri bir Hazreti Süleyman varmış; alnında peygamberlik nuru yanar, başında hükümdarlık tacı parlarmış; Allah ona "mührü Süleyman" derler tılsımlı bir mühür ihsan etmiş; bu sayede dağa taşa hükmeder; kurda kuşa sözü geçermiş Oturduğu taht desen ne altın, ne fildişi; ya cin, ya peri işi bir tahtırevanmış! Dur derse durur; yürü derse yürür; uç derse uçarmışBöylece dünyanın dört bir yanını dolanır; ağlayanla ağlar, gülenle gülermiş

Günlerden bir gün tahtına kurulur; sağ yanına sağ vezirini, sol yanına sol vezirini alıp havalanır göklereDağlar eğim eğim eğilir; yollar erim erim erir; bir göz yumup açıncaya kadar gelir, dağların dağı Uludağ'ın tepeciğine iner, bakar ki, ne baksın! Bu dağın bir kanadı ses, bir kanadı renk; bir kanadı su, bir kanadı ışık!

Hazreti Süleyman:"Yaratan neler yaratıyor!" diyerek parmağı ağzında kalakalır Neden sonra kendine gelip sağına döner, sağ vezirine:

"A benim vezirim; sen çok gezdin, çok gördün; imdi dünya gözüyle bakınca bu yerleri nasıl görüyorsun?" diye sorar

Sağ vezir: "Ey benim sultanım, efendim; Allah her güzelliği buraya vermiş ama bunları görüp duyacak, derleyip koklayacak biri olmadıktan sonra neye yarar? deyince, Hazreti süleyman bu söze mührünü basar Sonra sola dönüp sol vezirine:

"A benim vezirim; sen çok yaşadın, çok bilirsin; dünyada bu güzelliklerden üstün bir güzellik daha var mı?" diye sorar Sol vezir da aynı dilden cevap eyleyip:

"Var sultanım, var! Öyle ya, dal dal ötüşen kuşların sesi güzeldir ama, gönül yaylasını saran insan sesi daha güzeldir Burcu burcu kokan güller güzeldir ama, hiçbiri gül yanaklar gibi domur domur açılmazŞu uçsuz bucaksız mavi su güzeldir ama, bir damla gözyaşının, yanan yüreklere verdiği ferahlığı veremez Şu pırıl pırıl gökyüzü güzeldir ama, hiç bir ayın ondördü sultan gibi, ay ile bahsedip gün ile doğamaz" deyip kesince, Hazreti Süleyman bu söze de mührünü basar ve son sözü kendi alır:

"Ey benim vezirlerim; ikiniz de ağzı öpülecek adamlarsınız; bu yerlerin bir 'insan' eksiği var Dediğiniz gibi bu güzellikleri görüp duyacak biri olsaydı, ya dile getirir, ya tele getirir de, böyle kaybolup gitmezdi, bu bir! Üstelik bunlara her güzellikten üstün bir de insan güzelliği katılırdı, bu iki!

"İmdi, siz de benim bu sözüme bir 'mim' korsanız, şu yaylaları yurt edinelim Bir saray yaptıralım, köşkü beraber; içinde bahçesi, suyu beraber Bu saraya güzeller güzeli Belkıs'ın tahtını kuralım; bu bahçeye de dilediği gülü, bülbülü konduralım ve lakin köşkün anahtarı bende kalsın!"

Vezir vüzerası mim koymaya kalmaz; dağ taş dile gelip: "Belkıs, Belkıs!" diye inim inim inler

Hazreti Süleyman o saatten sonra tezi yok, perilerini başına toplayıp onlara danışacak olur, ama perilerden bir peri, niyetini gözünden okuyup ağızsız dilsiz anlatır ona:

"Ya Süleyman; 'Can kavmi' derler bir kavim vaktiyle buralarda bir şehir kurmuştu ama 'Cin kavmi' dedikleri kavim de bu şehre göz koymuştu Bin yıl dövüştüler durdular ya, son sonu ne onlara kaldı, ne bunlara; tufan erişip sular altında kaldı şehir! İşte bu dağın eteğinde gördüğün göller, göl değil, o tufanda göllenip kalmış sudur; o şehir de, sözüm ona, bu göllerden birinin altında yatıp duruyor" deyince, Hazreti Süleyman mührü Süleymanı basar, vüzerası da birer mim kor bu söze

Bunun üzerine su perileri sulara dalar; gölleri boşaltıp can şehrini ortaya çıkarırlar Dağ perileri de dağlara tırmanır, getirecekleri kadar getirip, mermer taş, mermer direk bir saray kurarlar, köşkü beraber, bahçesi, suyu beraber

Periler bu hayhayda iken, Hazreti Süleyman kuşun kanadıyla her yana haberler gönderip cümle ela gözlüleri buyur eder Nerde var nerde yok, ela gözlüler de gelir, bu şehre yerleşir; Belkıs Sultan da varıp sarayına, tahtına kurulur; şehir şehir olur, saray da saray!

Sağ vezir bunu sağ gözüyle görür: "Cennet burası!" der; meğer sol vezirin bir kulağı biraz ağırmış; bu sözü "Cennet Bursa!" anlamasın mı?

O gün bu gün, bu şehrin adı "Bursa" kalır Şehrin anahtarı kendisinde ya, Hazreti Süleyman da yılda bir kez olsun, felekten bir gün çalıp Bursa'ya gelir, Belkıs Sultan'la murat alıp murat verir

Eh fani dünya kimlere kalmış ki onlara kalsın, ömürlerini yakalarına dikmediler ya! Bir gün ikisi de bahtını yellere, tahtını ellere bırakıp bu dünyadan göçüp giderler, ama gel zaman git zaman, Bursa, Bursa olarak kalır
Nov. 7
sami damarwrote:
La- Tahzen/ Üzülme

Unutma saadet bir tür yolculuktur, bir istasyon değil. Mutlu olmak için yaşadığın andan başka bir zaman dilimi arama.

La- Tahzen/ Üzülme

Üzülme, çünkü üzüntü tertemiz suyu sana kirli, gül bahçesini çöl gösterir. Hayatını sana zindan eder.


La- Tahzen/ Üzülme

Çünkü, sıkıntı ve iptilalar müminin sermayesidir, olgunluğuna sebeptir. Dünyanın kadrü kıymete değmediğini anlamaya vesiledir.

İmreneceksen Onların

Mutluluğuna İmren

İmreneceksen;

“Temizlenmek için malını hayra veren en muttekî (Allah’a karşı gelmekten en çok sakınan) kimse o ateşten uzak tutulacaktır.” ayetindeki müjdeye nail olan Hz. Ebubekir (r.a.)’e imren.

İmreneceksen; Hz. Ömer (r.a)’e imren.

Allah Resulü onun için;

“Cennette beyaz bir saray gördüm. Kimin bu saray diye sordum. Ömer ibn Hattab’a aittir” dediler.” buyuruyor.

İmreneceksen Efendimizin:

- “Ey Allah’ım! Sen onu Sırat’tan sağ-salim geçir!” duasını almış Hz. Osman (r.a)’e imren.

İmreneceksen Efendimizin:

- “O, Allah'ı ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de onu sever." hadisindeki övgüye nail olan Hz. Ali’ye imren.

İmreneceksen:

-Genç yaşta şehit olup cenazesini meleklerin yıkadığı Hanzala (r.a.)’ya imren.

İmreneceksen;

- Kendisine sema kapıları açılan ve arşı titreten Hz. Sa’d Bin Muaz (r.a.)’ya imren.

Sahabe-i Kiram

Mutluluğu Nasıl Yakalamıştı?

Allah Resulü (s.a.) gibi onun sevgili dostları sahabe-i kiram da dünyalık anlamında bugün en mütevazı imkanlara sahip olanımızdan dahi çok daha azına sahip idiler. Hayatımızı kolaylaştıran teknolojik imkana ve konfora sahip değildiler. Hiç birimizin yaşamadığı kadar zor, meşakkatli günler yaşadılar. İşkenceye maruz kaldılar. Evlerinden yurtlarından edildiler. Ancak onca olumsuzluğa, meşakkate rağmen bugünkü en müreffeh toplumlardan çok daha huzurlu ve mutlu bir hayatları vardı.

Peki sıkıntılarına rağmen onları böylesine mutlu kılan şey neydi?

Mutluydular; çünkü onların mutluluk kriterleri farklıydı.

Mutluydular, çünkü onlar Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmayı öğrenmişlerdi.

Mutluydular, çünkü onların servetleri Kur’an-ı Azimüşşan ve Efendimizdi.

Mutluydular, çünkü onlar iki cihan için mutluluk getiren Allah Resulünü çok sevmiştiler...

Mutluydular, çünkü Allah Resulü onların kalbine mutluluk iksiri boşaltmıştı…

Mutluydular, çünkü O’nun getirdiği ilahi mesajı hayatlarının her safhasına taşımıştılar.

Mutluydular, çünkü gerçek huzurun mal, mülk, makamla elde edilemeyeceğini öğrenmiştiler.

Mutluydular, çünkü en büyük sermayeleri kanaatti, tevekküldü, sabr-ı cemildi.

Mutluydular çünkü O’dan (s.a) öğrendikleri mutluluk yolunu öylesine özümsemiştiler ki O’na uymak için çektikleri her türlü zorluğa, eziyete hiç aldırış etmediler.

Mutluydular, çünkü onlar İlay-i Kelimetullah’ın ne anlama geldiğini çok iyi öğrenmiştiler o uğurda çektikleri sıkıntıları hiçbir zaman hissetmediler.

Nov. 7
sami damarwrote:
Rahat ve huzurlu bir hayat için emir ve yasaklara uymak lazım
________________________________________
Makâlemizin hemen başında konunun bir özetini yazacak olursak: İnsanlar, Allah’ın ve Peygamberlerinin emir ve yasaklarına uydukları müddetçe, huzûrlu ve râhat bir hayât yaşamışlar, birbirlerini sevip-saymışlardır.
Bunu belirttikten sonra ifâde edelim ki, şu uçsuz-bucaksız olarak gördüğümüz koca “kâinât”ı yaratan yüce Allah, sâdece “dünyâ”nın insanlarla meskûn olmasını irâde etmiştir. Binâenaleyh, insanlık hayâtı, sâdece bu dünyâda olup başka bir gezegende beşerî hayât yoktur.
Cenâb-ı Hak, “Hz. Âdem”i, “ilk insan” olarak bu dünyâya göndermiş ve onu aynı zamanda “ilk Peygamber” kılmıştır. Dolayısıyla, insanlar maymundan değil, insanlardan meydâna gelmişlerdir. Yine insanlık hayâtı vahşet üzere değil, medeniyet üzere başlamıştır; çünkü ilk insan vahiyle terbiye edilen bir Peygamberdir. Yontma Taş Devri, Cilâlı Taş Devri, Tunç Devri gibi taksîmler hayâl mahsûlüdür.
Dünkü makâlemizde, “Allahü teâlâ, bizlere eşler lutfettiği gibi, çocuklar da ihsân buyurmuştur” deyip konuyla ilgili 4 âyet-i kerîme meâli zikretmiştik. Yine Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki:
“Allah size, kendinizden [kendi nefislerinizden, kendi cinsinizden] eşler yarattı; eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi temiz [hoş hoş, helâl ve güzel] gıdâlarla rızıklandırdı [güzel rızıklarla besledi]. Onlar hâlâ bâtıla inanıp Allah’ın ni’met[ler]ine nankörlük mü ediyorlar?” [Nahil(16), 72]
Bilindiği üzere bir insana, 30 yaşına kadar “genç”, 50 yaşına kadar “yetişkin”, 70 yaşına kadar “ihtiyâr”, 70’den sonra ise “pîr-i fânî” denilmektedir. Demek ki dünyâ hayâtı, böyle 4 basamak hâlinde ele alınıyor. Görüldüğü gibi, çocuklar ve gençler 1. kategoride yer almaktadırlar. Aslında insanın bütün hayâtı da 4 safhadan ibârettir: 1- “Anne karnındaki hayâtı”, 2- “Dünyâ hayâtı”, 3- “Kabir hayâtı”, 4- “Âhiret hayâtı”...
Hepimiz yakînen biliyoruz ki, çocukluk da, gençlik de çok çabuk geçen devrelerdir; her iki dönem de âdetâ yıldırım hızıyla geçmektedir.

PEYGAMBERLER NİÇİN GÖNDERİLDİ?
Allahü teâlânın, kullarına, râzı olduğu yolu göstermek için, çeşitli kavimlere, zaman zaman peygamberler gönderdiği, akl-ı selîm sâhibi herkes tarafından kabûl edilen çok açık bir husûstur.
Muhammed aleyhisselâmı da, son peygamber olarak bütün insanlara ve cinnîlere göndermiştir. O, her zamanda, her memlekette yani dünyâ yaratıldığı günden kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiçbir kimse, hiçbir bakımdan, onun üstünde değildir.
Allahü teâlâ, bütün insanların, kullarının îmân etmelerini, ibâdet yapmalarını, verdiği ni’metlere şükretmelerini, güzel ahlâka sâhip olmalarını, kendi aralarında kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve bunları emretmiştir. İnanan insanların da kardeş olduklarını i’lân etmiştir.
Bunu sağlamak için, Hz. Âdem’den sonra muhtelif asırlarda, çeşitli coğrafî bölgelere “Hz. Nûh”, “Hz. İbrâhîm”, “Hz. Mûsâ”, “Hz. Îsâ” ve “Hz. Muhammed” (aleyhimüs-selâm) gibi birçok “Peygamber” göndermiş, bazılarına “Kitap” ve “Suhuf” da vermiştir.
[Bildiğimiz gibi, bu peygamberlerden 6’sına “Ülü’l-azm”, 313’üne “Resûl”, 124 binden ziyâdesine de “Nebî” denilmektedir.]
Bunların hepsi de, aynı îmân esâslarını teblîğ etmiş, “iyi ferd”, “iyi âile”, “iyi cemiyet” meydâna getirmeyi hedeflemişlerdir.
100’ü “Suhuf=Sahîfeler, formalar, kitapçıklar”, 4’ü büyük kitap olmak üzere toplam 104 kitâbın hedefi de, “insân-ı kâmil” meydâna getirmektir.
İnsanların, Allahü teâlâya karşı, kalple inanmaları ve bedenle yapmaları lâzım olan şükür borçları, kulluk vazîfeleri, Allahü teâlâ ve O’nun sevgili Peygamberi tarafından açıkça bildirilmiştir. Allahü teâlâya şükür, ancak O’nun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Allahü teâlâ, bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibâdeti kabûl etmez, beğenmez. Çünkü insanların iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslâmiyet bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir.

Nov. 7
Makberwrote:
Ümmü Rafi'(Radıyallahu Anh) dan rivayet edilmiştir ki,bir kere o:''Ya Resulallah! Bana öyle bir amel öğret ki, Allah-u Teala bana o sebeple mükafat versin''dediğinde,

Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:''Ey Ümmü Rafi'! Namaza kalktığında,

on kere Tesbih et (Sübhanallah de),
on kere Tehlil et (La ilahe illallah de),
on kere hamdet (Elhamdülillah de),
on kere tekbir et (Allahuekber de),
on kere de istiğfar et (Estağfirullah de),

zira sen on kere tesbih ettiğinde,

Mevla Teala:'Bu benim içindir.' buyurur.
Tehlil ettiğinde:'Bu benimdir.' buyurur.
Hamdettiğinde:'Bu bana aittir.' buyurur.
Tekbir ettiğinde:'Bu bana mahsustur.' buyurur.
İstiğfar ettiğinde ise:'Seni affettim.' buyurur.

(İbni Sünni,Amelül yevmi velleyle:42 H.No.107)


"RABBİM böyle mübarek günler ve geceler hürmetine ümmet-i muhammedin kurtuluşuna vesilekılsın
KURTULMUŞLARDAN olmanız duası ile
CUMANIZ MÜBAREK OLSUN
esselamu aleykum .
Nov. 6
Makberwrote:
Uyanın, kalkın yataklarınızdan bir gece
Aralayın odanızın penceresini birazcık
Ve kapatıp gözlerinizi derin bir nefes çekin içinize
Ardından bulunduğunuz yerden Medine’yi hayal edin, aklınıza orada ilk gelen yeri
Görüyor musunuz? Ne kadar güzel…
Görüyor musunuz? Bakın işte Yeşil Kubbe
Salâvatlardan Efendimize sunalım bir bukle
“Ya RasulAllah, esselamu aleyke"
Evet, hissediyor musunuz?
Size diyorum bakın buralara kadar geldi
Evet, çekin içinize çekebildiğiniz kadar
Ciğerleriniz parçalansın bu çekişle
Kalbler ritmini durdurur bir an bu demde…

Evet, hissedebiliyor musunuz?
Kokusunu alabiliyor musunuz gül şehrinin?
O yeşil kubbenin altından geliyor

O’ndan geliyor, gül kokuyor
Aldıysanız bu kokuyu size bir şey diyeyim mi?
O geliyor, Gül geliyor…

Saçının bir teline binler can feda, O canlara da yine canlar feda
Sultan-ı Rusul, duaları kabul, şefaati makbul, O gül, O nurlu Gül
Gül yanaklarını tebessüm ederek geliyor…
Ne kadar da güzel değil mi?
Tam yerinde bir boy
Saçlar hafif dalgalı, denizde bir koy
Yüzü, Hasan ve Hüseyin efendilerimizin öptüğü o gül yüzü
Hafifçe yuvarlak ve gül edalı kırmızı
Gözlerini gördünüz mü? Ne kadar güzel
Bedenine bakın ne kadar da heybetli
Keşke saçlarımızın arasında gezdirse O dolgunca ellerini
Bakın, bakın nasılda yürüyor tevazu dolu ve öne meyilli
Bakın, Allah aşkına bakın ama onun gibi başınızı değil çevirin tüm bedeninizi
Keşke bir sahabisi gibi, dolaşırken aramızda öpebilsek biz de sırtındaki Mühr-ü Nebeviyi
Hiç değilse öpebilsek bari her zaman gözyaşlarıyla dolu o pâk ellerini
Evet, artık görebiliyor muyuz O’nu?
Geçerken yanımızdan, hissedebiliyor muyuz kokusunu?
Diyebiliyor muyuz? “Hoş geldin Ey Allah’ın sevgili dostu”

Buyur ne olursun bize de buyur
Ummanları barındıran sinenle bizleri de doyur
İnsanlara yumuşaklığında ve onlarla geçiminde yok kusur
Duymasa sesini kalb pınarlarımız kurur
Burada Sen’i sevenlere yakınlığını duyur
Ve bizlere de şöyle demeyi nasip buyur:
“Ne O’nun öncesinde
Ne de O’ndan sonra
O’nun bir benzerini görmedim”
Nov. 5